Salı

The Snowfield


Snowfield Survival tarzı online oynayabileceğiniz güzel bir oyun. İlk görünüm olarak Silent Hill serisini hatırlatsa da denemeye değer bir oyun. Oyunun amacı öldürücü soğuğa rağmen hayatta kalabilmek. Oyunu resmi sayfasından oynayabilirsiniz. Oyunun dili ingilizce ve çalıştırmak için Unity Web Player eklentisine ihtiyacınız olacaktır.


Cumartesi

Uzun Bir Aradan Sonra Tekrar Merhaba !


Uzun bir aradan sonra sadece blog yazarak devam etmenin mantıklı olacağı sonucuna varıp, blog yazmaya devam etme kararı aldım. Blogger'ın sunduğu / izin verdiği doğrultuda blog yazmaya devam etmeyi düşünüyorum. Siz arkadaşlarım ve blog severlerin bu macerada beni yalnız bırakmayacağını temenni ediyorum.
Keyifli ve bilgi dolu şeyler yazmak dileğiyle!! Herbişey her şeye rağmen devam ediyor :)

Salı

The House





Tıklanarak devam edilen flashla yapılmış güzel ama kısa bir korku oyunu. Korku severler mutlaka denemeli. Evde kim kimi öldürmüş belli değil ama ortada güzel bir gerilim var. Oyuna buradan ulaşabilirsiniz.








Çarşamba

Popüler Bilim Dergisi (Popular Science Monthly)

Google Books (kitaplar) online kitapları, dergileri ve çeşitli baskıları bulabileceğiniz çok güzel bir hizmet. Şimdide Popüler Bilim Dergisinin tüm eski sayılarına ulaşabiliyorsunuz. İngilizce ama en azından resimlerinden faydalanmak için güzel bir arşiv. (tabii ingilizce bilmeyenler için) kaynak olarakta pek ala kullanılabilir. Popüler Bilim Dergisi'nin Google Kütüphanesindeki sayfasına şuradan ulaşabilirsiniz.

Salı

Hazine



Bu Resme bakarken, hiç düşünmeden gözünü doyurmak için tabağına bolca aldığın, miden gözün kadar aç olmadığından ucundan tadıp da beğenmeyip bıraktığın yemekleri, tabağına almadan, çöpe gitmesi için bırakmadan önce iyi düşün... Elini vicdanına koy ve resimdeki çocugun sahip olduğu hazineye bakip da senin ziyan ettiklerinin kıymetini düşün, Yarını bugünden düşün.. Dünya hali, senin de yarin böyle bir lüksün olmayabilir. Şunu düşün ki; senin israfin devam ettikçe o çocuk o hazinesini de bulamayacak... Umarim bu resim bizlere daima ne kadar şanslı olduğumuzu ve herşeyin sonsuza dek bizim olmadığını hatırlatır. Hiç bir şey yapamıyorsanız israfi bırakın ve bu insanlar için yüreğinizden bir sevgi gönderin... Yapilabilecek çok şey olduğu kesin, yeter ki "Ben tek basima neyim ki!!" diyerek kendimizi küçümsemeyelim...
Tok olan cümle cihanı tok sanır, Aç olan alemde ekmek yok sanır. [Sabayi]

Budalayla Aptal Arasındaki Fark


* Budala pot kıran biridir... Herkesi şaşırtır ama yorum yapma fırsatı da verir. Budalalar kedilerin havladıklarını söylemezler; sadece başkaları köpeklerden söz ederken onlar kedilerden söz açarlar.

* Aptallarsa davranışlarında yanılmaz. Mantık yürütmede yanılır. Budalayı hemen tanırsınız, oysa aptal hemen hemen sizin benim gibi akıl yürütür.


FOUCAULT SARKACI / Umberto Eco.

İçimdeki Savaş



Cherokee kabilesinin yaşlılarından biri torunlarına eğitim veriyordu.

Onlara dedi ki:

"İçimde bir savaş var. Korkunç bir savaş. İki kurt arasında;

Bu kurtlardan birisi; korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, üzüntüyü,
pişmanlığı, açgözlülüğü, kibri, kendine acımayı, suçluluğu,
küskünlüğü, aşağılık duygusunu, yalanları, yapmacık gururu, üstünlük
taslamayı ve egoyu temsil ediyor.

Diğeri ise; zevki, huzuru, sevgiyi, umudu paylaşmayı, cömertliği,
dinginliği, alçak gönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliliği, dostluğu,
anlayışı, merhameti ve inancı temsil ediyor.

Aynı savaş sizin içinizde de sürüyor ve diğer tüm insanların içinde de."

Çocuklar anlatılanları anlamak için bir dakika düşündüler ve
içlerinden biri büyükbabasına;

"Hangi kurt kazanacak?" diye sordu.
Yaşlı Cherokee kısaca cevapladı;

"Beslediğiniz"

Dikkat edin!! (mahatma Gandhi)



  • Söylediklerinize dikkat edin; düşüncelere dönüşür...
  • Düşüncelerinize dikkat edin; duygularınıza dönüşür...
  • Duygularınıza dikkat edin; davranışlarınıza dönüşür...
  • Davranışlarınıza dikkat edin; alışkanlıklarınıza dönüşür...
  • Alışkanlıklarınıza dikkat edin; değerlerinize dönüşür...
  • Değerlerinize dikkat edin; karakterinize dönüşür...
  • Karakterinize dikkat edin; kaderinize dönüşür...
[Mahatma Gandhi]

Katarlı'nın Gizemli Kuyusu





Bu, bir su kuyusunun hikâyesidir. 60-70 sene önce Kızıltepe'nin Katarlı köyünde açılan ve 60 haneli köyün ihtiyacını karşılayan bir kuyunun.....


Bölgede birçok köyde olduğu gibi eskiden haberleşme amacıyla kullanılan bir tepenin hemen yamacında bulunuyor 15 metre derinliğindeki taştan örme su kuyusu. Kuyuya evsahipliği yapan Katarlı Köyü ise, Kızıltepe-Viranşehir karayolunun sol tarafında, Kızıltepe'ye yaklaşık 15 km uzaklıkta. Kuyu 40'lı yaşlarını sürerken, sadece Katarlı'nın değil, o coğrafyanın tamamında gökyüzünü kara bulutlar kaplamaya başladı. Önce haki giysili adamlar gelip gitmeye başladılar köye, sonra giysiler değişti, sivilleşti. Bir, beş, on, yüz kez gelip gittiler. Verimli topraklarına pamuk, tütün, mercimek, buğday ekmeye alışık köylülere, ölüm kusan bir alet uzattılar ve onlara dediler ki, "Korucu olun." Ne yapacağını bilemedi ekin biçmekten, hayvan otlatmaktan başka bir şey bilemeyen köylüler. Orak-tırpan tutmaya alışık ellerine almak istemediler silahı. Köylerini terk ettiler Katarlılılar. Kimi Mardin'e, kimi ilçeye, kimi çok uzaklara Adana'ya, İstanbul'a, Mersin'e doğrulttu yönünü. Köylerini bırakıp gittiklerinde, kovalarını sarkıtarak su çektikleri kuyularını da artlarında bırakıp gittiler.

KAPALI KUYU
Döndüklerinde 1995 yılıydı. Buldukları ise özene bezene yaptıkları evlerinin, köy odalarının, mazot isiyle kapkara olmuş görüntüleriydi, bir de üstü betonla kapatılmış olan su kuyuları. Kuyuya yakın köy odasında buldukları ve izleri kuyuya kadar giden kan izleriyle karşılaştıklarında dehşete kapıldılar. Köylerine dönmüşlerdi dönmesine ama, hayat kaynağı olan suyu nereden bulacaklardı? Dönmelerine izin verenlerin söyledikleri o cümle ise, kuyunun yıllar sonra ortaya çıkacak sırrının belirtisiydi: "Kuyuya kesinlikle dokunmayacaksınız, kapalı kalacak." Kuyularından ve köylerinden uzak kaldıkları iki yıl boyunca Mardin'in ve bölgenin birçok yerinde erkekler, yer yarılmış da yerin dibine girmişcesine ortadan kaybolmaya başlamıştı. Yusuf Tunç, 9 Şubat 1994'te Kızıltepe'ye bağlı Kengerli Köyü'nden karısının, babasının, kardeşinin gözünün önünden alınıp beyaz renkli bir Toros arabaya bindirilerek götürüldü. Memduh Ökmen, 20 Nisan 1994'te Mardin'in Savur ilçesinin Sürgücü beldesindeki bakkal dükkânından ifade vermek üzere çağırıldığı karakoldan, önce Savur Jandarma Komutanlığı'na, sonra Mardin Jandarma Komutanlığı'na, oradan da Mardin adliyesine götürüldükten ve serbest bırakıldıktan sonra koluna giren üç kişi tarafından beyaz bir Toros arabaya bindirildi. 1994 yılında Kızıltepe'deki evinden çarşıya çıkmak üzere ayrılan şoför Abdurrahman Bulut, bir daha evine dönmedi. 14 Haziran 1994'te Kırkkuyu Köyü'ndeki evinden ailesinin gözünün önünde alınan Abdullah Ateş'i bir daha hiç kimse göremedi. 23 Mayıs 1995 tarihinde Derik'e bağlı Beşbudak Köyü'nün Çatalca mezrasındaki evinden üç kişi tarafından beyaz bir Toros arabaya bindirilen Hasan Aksu'yu en son eşi Remziye Aksu gördü. 1995 yılında Bitlisli Kemal Birlik ve yeğeni Zeki Alabalık, Kızıltepe cezaevinden tahliye oldu, onları karşılamaya gelen Kemal Birlik'in oğulları Zübeyir ve Abdulbaki Birlik ile birlikte dördü de ortadan kayboldu.

KOCASINI ARAYAN KADIN
Aradan yıllar geçti. Bir gün Fatma Tunç adlı bir kadın, İnsan Hakları Derneği'nin Mardin şubesinin kapısını çaldı ve kocası Yusuf Tunç'un 10 yıl önce kaçırıldığını, nereye başvurduysa kimsenin kendisine cevap vermediğini ve akıbetini öğrenmek istediğini söyledi. Fatma Tunç'un bağlı oldukları Şenyurt karakoluna verdiği dilekçe, tam 15 yıl boyunca karakolda tutulmuş ve hiçbir yere sevk edilmemişti. Kocasının cesedinin Katarlı Köyü'ndeki 13 yıldır kapalı olan su kuyusunda olduğunu fısıldamıştı birileri kulağına. Kuyunun açılması için Av. Erdal Kuzu ile Av. Hüseyin Cangir'e vekalet verdi. Kocasını kaybedenleri yargılatmak değildi niyeti. Tek bir dileği vardı, kocası gittiğinde sekiz aylık olan ve şimdilerde 15'ini süren oğlu Abdullah'a babasına ait bir mezar taşı göstermek.

CESETLER KİM?
Avukatlar bu taleple Kızıltepe Cumhuriyet Savcılığı'na başvurdu ve 17 Ekim 2008 günü Katarlı kuyusunun gizemi sona erdi. Avukatlar, Cumhuriyet savcısı, teknik bir ekip, Bektaş karakolundan güvenlik görevlileri, kepçe, vinç buluştu gizemli beton kuyunun başında. 15 metre derinlikte olan beton kuyunun gizemine ulaşmak 12 saatlerini aldı. Işık verildi kuyunun derinliğine, insan bedenini andıran nesneler gözle görülecek kadar netti. Beline sardığı halatla bir işçi kuyuya indi, gördüklerini kuyudan yankı yapa yapa haykırdı yukarıdakilere. "Bir kafatası ve kemikler var, kireç var, zirai ilaç bidonları var, sivil elbiseler var, naylon terlikler var, büyük taşlar var, taşın altında da kemikler ve elbiseler var." Getirilen vinç yetişti imdada. Her şey yukarıya çıkarıldı. İki tane kafatası ve bir yığın kemik. Terlikler bulundu her iki kemik yığınının yanında. Belli ki ayakkabılarını bile giymeye fırsat bulamayacak kadar apar topar alınıp götürülmüşlerdi. Giyinik iskeletlerden biri kuyunun ağzına yakındı, cenin pozisyonundaydı, yakınlarında ise bir ip vardı. Belli ki canlı bir şekilde atılmıştı kuyuya ve ipe tutuna tutuna kuyunun dört metre ağzına kadar gelebilmişti. Üstündeki siyah pantolon, siyah çorap ve koyu sarı kazak hâlâ yepyeniydi, ama elbiselerin içindeki sadece kemik parçalarıydı. Kuyuda bir de köpek leşi vardı. Eskinin hayat kaynağı olan su kuyusu, son 15 yılın mezarıydı ve Katarlı'nın su kuyusuna dair yıllardır konuşulan şehir efsanesi gerçekti. Kuyudan çıkan iskeletler, şimdi İstanbul Adli Tıp Kurumu'ndaki Morg İhtisas Dairesi'nde kafataslarından resimlendirilerek, kimliklerine ulaşacakları günü bekliyor. Mardin İHD'ye başvuran 16 aileden her biri ise, o iki cesedin kendilerine ait olması için dua ediyor.
Kaynak: 12.12.2008 Sabah Gazetesi

Tahta Çanaklar (Edmund Morris)

Edmund Morris'in Bir zamanlar Okul kitaplarında bulunan hikayesi.

Evde yaşayan yaşlı dedenin elleri o kadar titriyordu ki yemek yerken sürekli üstüne başına döküyor, sofra örtüsünü kirletiyor, tabak çanak kırıyordu. Son zamanlarda sofrada bu tür kazalar artınca bundan rahatsız olan anne ve baba bir çözüm düşündüler; Dedeye tahta çanak, kaşık-çatal alındı. Artık dede yer sofrasında ayrı yiyor, hiç bir şey kırmıyor dökmüyordu. Böylece anne de daha az çamaşır yıkıyor, değerli tabaklar da kırılmamış oluyordu. Yaşlı dede tahta çanakla çorbasını içerken son derece mahçup bir şekilde etrafına bakıyordu. Evin küçük torunu dedesinin bu durumunu tam anlamamış da olsa uzaktan izliyordu. Bir gün anne ve babası dışarıdayken Hasan eline geçirdiği bir tahta parçasını oymaya başladı. Anne ve babası eve gelince ne yaptığını sorduklarında 'tahta çanak yapıyorum; siz yaşlanınca ben de size vereceğim' dedi. Anne ve baba bir süre sessizce birbirlerine baktı ve yaptıklarından utandılar, Babalarına kendi rahatları uğruna ne büyük bir utanç verdiklerini anladılar. Bir daha o evde ne ayrı sofra kuruldu ne de tahta çanak kullanıldı. Kalan ömürlerini birlik ve mutluluk içinde yaşadılar.